top of page

ÇOCUKLAR ve PARA / Lillian Firestone


BAY GURDJIEFF bizlere, paranın toplumun kanı ve yaşamın güdüleyici kuvvetlerinden biri olduğunu söylerdi. Kendi başına nötr olan, ne iyi ne de kötü olan paranın gücü toplumsal ve kişisel ilişkilerimize, açık veya sayısız kisveye bürünerek nüfuz eder ve bu ise onu, kendimiz üzerinde çalışmamızın önemli bir konusu haline getirir. Hedef, paraya bizim üstümüzde güç sahibi olma imkanı veren inanç, imajinasyon, rüya veya fantezi katmanlarını birer birer kaldırıp ortaya çıkartmaktır.

Onları andığımız ismiyle Çocuklar Takımı, genellikle yirmi beş çocuk ile el sanatları ve Bay Gurdjieff tarafından belirtilen hatlara uygun başka projelerde çalışan sekiz yetişkinden oluşurdu. Para hem yetişkinler hem de çocuklar için kendini inceleme fırsatları sağlıyordu. Takım, çocukların kavrayışlarının dışında olan bir şeymiş gibi paradan korunmaları fikrine alçakgönüllülükle bir düzeltme yapmak ümidindeydi. Çocukların para ile ilişkilerini inceleyebilecekleri özel koşullar yaratarak, onların bu etkin kuvveti nasıl kontrol edebileceklerini, para kavramının doğasında var olan güçten gereksiz yere korkmadan veya bu güce hayran olmadan, onu kullanabilecek kadar nasıl özgürleşebileceklerini keşfedeceklerini umuyorduk.


Para konusu açıldığında çocuklar dürüsttü. Para onları büyülüyordu ve bunu da kabul ediyorlardı. Para gerçekti ve yetişkinler ne derse desinler, paranın herkes üstünde güçlü bir etkisi olduğunu bilmekteydiler. Bu şeyin pek önemli olduğunu birinci elden deneyimlemek için ana babalarından biraz para istemeleri yeterliydi. Çocuklar para getirecek faaliyetlerimizde çalışmaya daima istekliydiler: Yetişkinlerin yaşamını biçimlendiren bu büyük kuvvetlerden birine erişmek istiyorlardı ve onu kazanmak için gerektiğince sıkı çalışmaya da tam anlamıyla istekliydiler. Sadece el sanatları öğrenme aşkı ile yapmaktan son derece memnun oldukları şeye, bu faaliyetler bir başka ilgi seviyesi ekliyor gibi gibiydi. Para kazanmak dünyadaki çabalarını ölçüye vurmanın bir yoluydu ve bu onları mücadeleye teşvik ediyordu.


Kendi elimizle yaptığımız el işlerini satarak para toplamak geleneğini koruduk ama arada bir bağışlanan tabakları, oyuncakları, ev aletlerini ve çeşitli ufak tefeği sergilediğimiz bir masa da ekliyorduk. Genç satış elemanlarımız orada birinci elden gözlemler yapabilmekteydiler. İnsanlar çeşit çeşitti. Kimisi pazarlık ediyor, kimi de genç kasadarlarımızın dikkatini ve dostluğunu tercih ettiklerinden, ilişki sürsün diye neredeyse her şeyi almaktaydı. Çocuklar bir şeyler satın almaya izinliydiler ama bir satış sırasında onlara bir görev önerdik: Yalnızca gün sonunda satılmayıp kalmış olanları satın alın. Bu şart çocuklar tarafından kabul edildi ama kısa süre sonra umursanmaz oldu. Başında durdukları çeşitli masalarda fiyatı bir dolar olan kutu oyunları, mekanik oyuncaklar, daha ilginç süprüntüler için enerjik ama el altından pazarlıklara giriştiler. Daha sonra rapor verdiler: Onları, özellikle de daha küçük yaşta olanları, bir tür humma pençesine almış gibiydi ve göz koydukları oyuncakları başka birinin satın alıp götürmesine izin veremezlerdi. O anda onları kontrol edenin ne olduğuna bir göz atabilmişlerdi. Bu kadarcık bir şey nasıl da efendileri oluvermişti. Tamahı keşfetmişlerdi. “Kötü” olduğu düşünüleni reddetmektense, Bay Gurdjieff’in yöntemleri, kendi içsel gerçekliğimizi tanımak ve kendimizi daha derinden anlamak için pek çok kişilik özelliğimizin çelişkilerini kullanmayı içermekteydi. Bu, derinlerde gömülü vicdanımızla bir temas kurmaya ve belki de içsel köleliğimizin sayısız özelliğinden birkaçından özgürleşmemize bile yol açabilirdi.


Gündelik yaşamın banal, tekrarlanan olayları böyle bir inceleme için ideal araçlardı. Madam de Salzmann anlatmıştı: "Bir gün, küçük oğlu Michel kendine bir şey almak için para istediğinde Bay Gurdjieff onun bu isteğini duyup “Michel, toplama yapabildiğin sürece sana vereceklerim sende kalabilir,” dedi. Michel bu meydan okumaya hevesle karşılık verdi. “Avucunu açıp uzat,” dedi Bay Gurdjieff ve küçük oğlanın açılmıi avucuna yavaş yavaş para koymaya başladı. Başta küçük bozukluklar vardı; bir frank, iki frank. Michel toplama yaptıkça neşeli bir sesle sonucu söylüyordu. Derken Bay Gurdjieff hızını artırdı. Michel toplamaya devam etmeye çalışırken o hızla beş, on, yirmi franklık banknotlar koymaya başladı. Michel dikkatini koruduğu sürece toplamaya devam edebileceğini biliyordu. Ama banknotların üst üste yığılma hızı arttıkça, elindekileri kaybetme korkusu dikkatini dağıtmaya başladı. Banknotlar birbiri ardına avucuna kondukça, harcadığı çabadan gözleri dışarı uğramıştı. Toplamın ucunu kaçırdığı an geldiğinde oyun sona erdi ve o ana dek söyleyebildiği doğru toplam Michel’in oldu. Ayrıca, hayat boyu koruyacağı bir izlenim de edinmişti: kendi içindeki tamah ve korkunun mücadelesi ve de bu savaşı izleyebilen başka bir şeyin izlenimi. Belirli davranışları bir çocuğa dayatmak, tekrarlanan koşullanma yoluyla istenen sonuçları genellikle üretebilir ama bu, bireysel vicdana değil de otomatik ahlaka sahip bir yetişkin yaratır."


Bay Gurdjieff 1933’te, bazı öğrencileriyle birlikte bir yolcu gemisiyle Paris’e doğru yola çıktığında, o sıralarda sekiz yaşında olan Michel geminin kumarhane salonuna girmişti. Elindeki 25 sent ile şansını rulet masasında denerken kazandığı miktar giderek katlandı, katlandı; çevresini onu alkışlayan yetişkinler sarmıştı. Annesi nihayet onu bulduğunda Michel o dönem için hayli büyük bir meblağ olan 280 dolar kazanmştı bile. Madam de Salzmann parayı çocuğun elinden alıp ona haksızlık etmek istemedi ama parayı saklamasına izin vermenin de Michel’de bir şeyin çaba harcamadan elde edilebileceğine dair safiyane bir izlenim bırakacağını düşünmekteydi. Bay Gurdjieff’e danıştı ve o da biraz düşünüp Michel’i yanına çağırttı. Bay Gurdjieff küçük oğlana grubun çektiği maddi sıkıntıları -hiç de yalan değildi- açıkladı ve karaya indikleri anda, pek çok fatura ödemek zorunda olduğunu anlattı. Michel kaç para gerektiğini sordu ve Bay Gurdjieff bir rakam söyledi. Tam da Michel’in ruletten kazandığı kadar. Birkaç saniye düşünen Michel, üstünde tam bu miktar para olduğunu ve bunu Bay Gurdjieff’e ödünç vermekten gurur duyacağını bildirdi. Kazandığı umulmadık miktarda para Michel’in gruba yetişkinlere uygun bir tarzda yardım edebilmesini, bir erkek olmasını sağlamıştı. Kendini büyümüş hissetti, oysa kumarın kötülüklerine dair bir vaaz duymak onun kendini suçlu ve küçük hissetmesine sebep olurdu. Ona seçme fırsatı verilmişti. Madam de Salzmann, “Her şey çocuktan çıkmalıdır,” derdi. Bu çok önemli ilke, çocuklara daima seçim yapma fırsatının sunulması gerektiği anlamına gelir. Kısa vadede riskli görünse de seçenekler sunmak, daha derin seviyede çok daha fazla şey başarmıştır. Oysa pratikte, çocuklara seçenek vermek, yetişkinlerden daha çok şey talep etmektedir. Bunun neden önemli olduğunu anlamaya ve zamanı geldikçe sunmayı hatırlamaya ve sonuçlarıyla yaşamaya ihtiyacımız vardır.


Uzun yaz kampı gezilerimiz, parayla ilişkilerini incelemek için çocuklara ve sonuçlarla yaşamayı öğrenmek için de yetişkinlere mükemmel şartlar sağlamaktaydı. Birkaç gün için bir çocuk veznedar olarak atanıyor ve yolculuk fonumuzun tamamı ona teslim ediliyordu. Veznedar tüm paraları saklamak ve gereken alışverişlerde kullanmak için harcamak zorundaydı. Bir onurlandırma işareti olarak, yetişkinler de ceplerindeki tüm parayı veznedara teslim ediyordu. Kişisel harcamalar için hesaplarımızdan para çekme iznini veznedardan istemek zorundaydık, tabii ihtiyacımızın çok gerekli olduğuna onu ikna edebilirsek. Bu durum, çocuk ve yetişkin arsındaki eşitsizliği dengeliyordu ve bizlere, biz yetişkinlerin kontrolden ne kadar çok hoşlandığını hatırlatıyordu. Veznedarın en büyük mücadelesi tüm harcamaların günlük toplamının kaydını tutmaktı. Yuvarlak hesaplar kabul edilmezdi, makbuzların hepsi kuruşu kuruşuna denk olmalıydı. Küçük veznedar çok zorlanırsa, ona kendisinden daha büyük bir yardımcı veriliyordu. Veznedarın hiç zorlanmadığı zamanlarda da bir yardımcı atıyorduk ve bu “yardım” sıklıkla pek çok anlayış sunan bir krize yol açıyordu. Bir ağaç kütüğü üstüne oturmuş, sağı solu süpermarket fişi rulolarıyla dolu, rakamları toplayıp sonra bir daha, bir daha toplayan veznedarlara dair ne kadar çok görüntü geliyor gözümün önüne. Kasa kontrolü, isteyerek vazgeçilemeyecek kadar büyük bir güçtü, bu nedenle çocuklar son kuruşuna kadar günlük hesabı dengelemek için bazen gece yarısına kadar uğraşırlardı.


O sıralarda on üç yaşında olan Carson’un veznedarlığına dair hatırladıkları: “Tüm yolculuk fonunu içine koyabileceğim boş bir ayakkabı kutusu bulmuştum. Arkadaşlarım, daha önceki veznedarlar seçimime karşı çıktılar; 'Kutu kullanma, fazla büyük,' dediler, 'bir cüzdan, fermuarlı bir çanta, cebine sığabilecek bir şey, beline bağlayabileceğin bir kese kullan,' diye önerdiler. Ama ben ikna olmayı reddettim. Ayakkabı kutusunu sevmiştim. Parayı, makbuzları ve işimin bir parçası olan küçük defteri, kurşun kalemleri ve bozuk paraları koyacak kadar yer vardı içinde. Bir motelde konakladık. Sabah, oradan ayrılmadan önce heyecan verici bir yürüyüş yapılacağı açıklandı ve arabalarda yer kapabilmek için odaları neredeyse anında boşalttık. Birkaç saat sonra ayakkabı kutusunu hatırladım. Yanıma almamıştım. Sanırım, yatağın üstünde bırakmıştım. Yolculuk fonunun tamamı kutuda olduğu için benim bindiğim araba aceleyle otele geri döndü. Daha sonra, kervanın geri kalanı da otele döndüğünde ben hayli çaresiz bir durumdaydım. Odamın altını üstüne getirmiştim; kutuyu dalgınlıkla başka bir yere koymuş olabileceğim düşüncesiyle bu kez diğer herkes kendi odalarının altını üstüne getirdi. Otel çalıçanlarını nazikçe sorguladık ama hiçbiri bir kutu bulmamıştı. O gece, büyük genel toplantımızda ayakkabı kutusunu unutup onu bulmaya çalıştığımı ama başarısız olduÚumu anlatmak zorundaydım. Ne drama yaşandı! Para nasıl yerine konacaktı? Yolculuğu sürdürebilecek miydik? Pek çok fikir dile getirildi. Son olarak Paul söz aldı. Oteli en son o terk etmiş ve kilitlediler mi diye tüm çocukların kapılarını kontrol etmişti. Benim oda kapımın açık olduğunu görünce içeri girip unuttuğum ayakkabı kutusunu koruma altına almıştı. Kutuyu ortaya çıkardı, içindekiler aynen duruyordu. Herkes mutluydu. Yolculuk devam edebilirdi. Ama yetişkinlerden biri olan Peggy Flinsch, 'Veznedarın göreve devam etmesini istiyor musunuz, yoksa başka birini seçme zamanı mı? Birlikte karar verin ve sonra bize bildirin,' dedi. Kalkıp odadan çıktı, diğer yetişkinler ve ben de onu izledik. Kararın verilmesi çok uzun sürmedi ama bana sonsuzluk gibi geldi. Sanırım, çocuklar benim yeterince ıstırap çektiğimi düşünmüşlerdi. İşe devam etmeme izin verdiler. O yolculuklara bayılırdım. Ve veznedar olup da parayı kaybedişimi asla unutmayacağım. Her hata değerliydi, tabii bununla yüzleştiğim takdirde.”


Parayla ilgili egzersizlerimiz çocukların kendi yargılarının aşama aşama gelişmesine izin vermekte, onların kendi ayakları üstünde durma becerilerini desteklemekte ve onlara kendi kararına cesaretle sahip çıkmayı öğretmekteydi. Çocuklukta teşvik edilmişse, kişinin kendi inançlarından hareketle eyleme geçme ve sonuçlarıyla yüzleşme dürtüsü gerçekten bağımsız ve içsel anlamda özgür bir bireye yol açabilir. Bu etkiyi, yıllar içinde pek çok kez gözlemledik. O yıllardan birinde, okullar açılmadan önce, ağustos sonuna doğru Peggy ile bir haftasonu geçirmeleri için gençler davet edilmişti.


İçlerinden birinin hatırladıkları: “O sabah açıklandığına göre, gideceğimiz yer Long Island’ın doğu ucunda, küçük bir sahil sayfiyesi olan Montauk idi. Yedi kişiydik: Dört oğlan, üç kız. Peggy direksiyon başına geçip üç saatlik yola koyulunca, bizler şehrin sık binalarının yerini, önce tek katlı evlerin, ardından denizin karaya sokulduğu noktaların, çalılıkların, kıyının ve en sonunda okyanusun ta kendisinin aldığını izledik pencerelerden. Sezon bitmişti ve Peggy’nin arkadaşlarından biri tarafından işletilen motel neredeyse bomboştu. Orada kalacaktık. Sandviçlerimizi yedikten ve doğaçlama bir toplantıdan sonra Peggy, kendine yetme konusunda bir deney yapmamızı önerdi. 'Hepimiz cebindeki tüm parayı veznedara verse ve sonra, her birimiz tek başımıza, bu akşam yemeğini sofraya koymanın bir yolunu bulsa, ne dersiniz?' Bu öneri, bizler bunun ne anlama gelebileceğini düğünürken sessizlikle karşılandı. Bunun üzerine Peggy, 'Ve eğer bir yol bulamazsak, bu akşam yemeği yemeden yatarız,' dedi. Hepimiz anlaştık. Cebimizdeki parayı veznedara teslim ettik ve dışarı çıktık. O zaman on dört yaşındaydım. Ne yapılacağına veya nereye gidileceğine dair hiçbir fikrim yoktu. Ama kırlık alanları biraz bilirdim. Otoyol boyunca gül çalılarını görmüştüm, bu nedenle sahile inip kuşburnu toplamaya karar verdim. Onlardan pek çok şey yapılabilirdi, en azından kaynatıp çay yapabilirdik. Bunu düşünmüş olduğum için pek memnun oldum ve ceketimi kuşburnu yemişleriyle doldurdum. Ama kuşburnu çayı tatlandırıcı bir şey olmayınca ekşidir. Peggy’nin aklındaki şeyin belki de bu olmadığını düşünmeye başladım. Ne de olsa, bu fazla kolaydı. Belki de gereken şey kasabaya inip akşam yemeği için biraz para kazanmamdı. Motele geri döndüüümde, yalnızca arkadaşım Biddy oradaydı. Kilometrelerce ötedeki kasabaya gitmeye korkuyordum ve otobüs de yoktu. Ama diğer seçenek motelde oturup hiçbir şey yapmamaktı, bu görevde başarısız olmak istemiyordum. Böyle bir içsel mücadeleyi hiç yaşamamıştım. Derken Biddy, benimle gelebileceğini söyledi. Kasabaya geldiğimizde ayrıldık. Bir otelde 'yardımcı aranıyor' levhası görüp içeri girdim ve oracıkta hizmetçi olarak işe alındım. Yatakları yaptım, banyoları yıkadım, gerçekten iyi çalıştım, işi iyi yapmaya çalıştım. Nöbetim bittiğinde, bana derhal ödeme yapmalarını sağlamanın bir yolunu bulmalıydım ve yalan söylemek istemiyordum. Böylece, bir sentim bile olmadığını söyledim ki tamamen doğruydu ve otel müdüründen rica ettim, bana hemen ödeme yapabilirse akşam yemeği yiyebilecektim. Nazik bir adamdı, günlük ücretimi nakit ödedi. Motelde toplandık, kazandıklarımızı bir araya getirdik, alışveriş yaptık ve kendimize bir ziyafet çektik. O hafta sonundan sonra, derinlerde bir yerde kendime, herhangi bir meydan okumayla yüzleşmek bakımından kendime güvenebileceğimi biliyordum. Bir daha asla çaresiz, bağımlı bir çocuk gibi hissetmedim kendimi.”


Birlikte çalıştğÚımız çocuklar Bay Gurdjieff’in ilkelerinin geçerliliğini doğrulamışlardı: çoğu kez yaşlarının çok ötesinde bir ayırt etme gücüyle zor seçimler yapabilmişlerdi. Hata yaptıklarında ise -ki kaçınılmaz olarak yaptılar- eylemlerinin sonuçlarıyla yüzleşme ilkesi güçlü bir içsel büyümeyi; cesaretin, vicdanın ve iradenin temelini körükledi.



Kaynak: Gurdjieff Electronic Publishing, Sonbahar 2005 sayısında yayınlanan makaleyi çeviren: Yasemin Tokatlı

Yorumlar


Duyuru Bültenimize kayıt olun!

Kayıt olduğunuz için teşekkür ederiz.

Hasnun Galip Sokak, Pembe Çıkmazı No:4 D:4 80060 Beyoğlu - İstanbul Türkiye

212 243 18 14

bilyay@bilyay.org.tr

© 2026 BİLYAY VAKFI
 

bottom of page