AMIT GOSWAMI ile Söyleşi / Craig Hamilton
- BİLYAY Vakfı

- 22 Tem 2025
- 21 dakikada okunur
Güncelleme tarihi: 23 Tem 2025
Giriş
Okumaya devam etmeden önce, durup gözlerini bir an kapayın. Ve şu soruyu düşünün: Gözleriniz kapalı olduğu sırada, siz onun bilincinde olmamanıza rağmen dünya mevcut olmaya devam etti mi? Nasıl biliyorsunuz? Bu size, felsefi hayal gücünüzü genişletmek için Felsefe öğretmeninizin sorduğu cevaplanamaz bilmecelerden biri gibi geldiyse, saygın üniversitelerde bu soruyu yanıtladığına inanan fizikçiler bulunduğunu ve yanıtlarının, ister inanın ister inanmayın, “hayır” olduğunu öğrendiğinizde şaşırabilirsiniz.
Şimdi daha da ilginç bir şeyi düşünün: Evrenin tüm tarihini hayal edin bir an için. Bilimcilerin şu ana dek bir araya getirebildikleri verilere göre, evren on beş milyar yıl önce bir patlamayla var oldu ve enerji ile ışığın şu ana dek devam eden kozmik dansına sahne oluşturdu. Şimdi Dünya gezegeninin tarihini düşünün. Bu ilk oluşan ateş topundan ortaya çıkan şekilsi bir bulut yavaş yavaş katı bir küreye dönüştü, güneşin çevresindeki yörüngesine oturdu ve milyarlarca yıl boyunca ışığın ve gazların karmaşık etkileşimi aracılığıyla bir atmosfer ve yalnızca yaşamın ortaya çıkmasını sağlamakla kalmayıp onu sürdüren ve çoğaltan bir biyosfer üretti.
Şimdi, yukarıda anlatılanların hiçbirinin meydana gelmediğini hayal edin. Bu hikayenin tamamının yalnızca soyut bir potansiyel –sayısız başka kozmik düş arasındaki kozmik bir düş- olarak var olduğu olasılığını ve bu düşte, yaşamın zeki, düşünen bir varlık var olma noktasına gelene dek evrimleştiğini hayal edin. Tam o anda, sırf bu bireyin şuurlu gözlemi nedeniyle şu ana dek tüm olan biteni içeren tüm tarih de dahil olmak üzere evrenin tamamının bir anda var olduğunu hayal edin. O ana dek, aslında hiçbir şey gerçekten olmadı. Tam o anda, on beş milyar yıl oluverdi.
Ve bu size, bir bilimkurgu hikayesinin karmaşık arka planı veya dünyanın büyük yaratılış mitlerinden birinin laik versiyonu gibi geldiyse, şaşırmaya hazırlanın. Fizikçi Amit Goswami’ye göre, yukarıdaki tarif, evrenin nasıl ortaya çıktığına dair bilimsel açıdan uygun bir açıklamadır.
Aynı görüşü savunan birkaç bilimci arasında yer alan Goswami, evrenin var olabilmesinin onun farkında olan şuurlu, zeki bir varlığı gerektirdiğine ikna olmuş. Bir gözlemci olmadıkça, diyor, evren yalnızca bir olasılık olarak var olur. Ve bilim aleminde söylendiği gibi, Goswami hesaplarını iyi yapmış. Bilişsel psikoloji, biyoloji, parapsikoloji ve kuantum fiziği alanlarında yapılan son araştırmalardan elde edilen kanıtları, dünyanın kadim mistik gelenekleriyle harmanlayan Goswami “monistik idealizm” adını verdiği, var olan her şeyin temelinin, madde değil, şuur olduğunu öne süren görüş için yeni bir düşünce sistemi oluşturmaya girişmiş.
Oregon Üniversitesinde fizik profesörü ve Teorik Bilim Enstitüsünün bir üyesi olan Dr. Goswami, deneyleri sırasında elde ettikleri görünüşte açıklanamaz bulguları yorumlamak ve yaşamın ruhsal boyutunun varlığına ilişkin sezgilerini doğrulamak amacıyla son yıllarda ruhsal aleme yönelen ve sayıları gittikçe büyüyen bir grup asi bilim insanından biridir.
Goswami’nin kendi çalışmalarının zirvesini The Self-Aware Universe (Kendini Bilen Evren, RM) adlı kitabı oluşturmaktadır. Kuantum fiziğin deneysel verilerinin yorumlanmasına dayanan kitap, yapay zekadan astronomiye ve Hint mistisizmine dek sayısız alanın verilerini ve teorilerini bir araya getirerek, modern bilimin keşiflerinin en derin mistik hakikatlerle tam bir uyum içinde olduğunu gösterme girişimidir.
Goswami kuantum fiziği kadar modern bilimin birçok başka dalının da tüm gerçekliğin temelinde yatan özsel birliği sergilediğini ve bunun deneylerle doğrulanabilecek bir olgu olduğunu düşünmektedir. Ruhsal olanın bilimsel doğrulamasında gördüğü bu muazzam olasılıklar nedeniyle, Goswami çok ihtiyaç duyulduğuna inandığı düşünce sistemi değişimini oluşturabilmek amacıyla teorisini olabildiğince çok sayıda insana anlatmaya girişmiştir.
Bilimin artık mistisizmi doğrulayabilecek durumda olduğunu, gereken inanç sıçramasının artık deneylerle kanıtlanabilecek hale geldiğini düşünen Goswami yaklaşık iki asırdır bilimsel ve felsefi düşünceye hakim olan maddeci düşünce sisteminin nihayet sorgulanabileceğine inanıyor.
Amit Goswami ile söyleşi yapmak zihni eğip büken ve kavramlara meydan okuyan bir deneyimdi. Onun pek çok fikri son derece kolayca açıklamasını dinlemek, benim açımdan inanmazlığı büyük ölçüde askıya almamı gerektirdi, öyle ki, bazen kendimi daha önce düşünebildiğim herhangi bir şeyin çok çok ötesine uzanmaya çalışır halde buldum.
Amit Goswami aynı zamanda büyük bir bilimkurgu hayranı ve The Cosmic Dancers (Kozmik Dansçılar) adlı kitabı, bir fizikçinin gözüyle bilimkurgu dünyasını ele alıyor.
Ama kişi onun hayli ezoterik teorilerinden bazılarını sonunda kabul etsin ya da etmesin, Goswami’nin yaratıcılıkla ve tutkuyla sorgulama istekliliğine saygı duymadan edemez. Fikirleriyle riske girdiği kesin ve araştırmalarının sonuçlarını dünyanın dört bir yanındaki izleyicilerle paylaşmak için çok çalışıyor. Yeni bilimin heyecan verici keşifleri ve bunların yalnızca bilim yapma tarzı açısından değil, bir bütün olarak toplum açısından taşıdığı önem hakkında konferanslar veriyor, forumlara katılıyor. Doğduğu ülke olan Hindistan’da, bilim ve spiritüellik arasındaki uçurumu kapatmak için bir hareketin örgütlenmesinde aktif olarak rol alırken, şuurun tüm varlığın temeli olduğu önermesine dayanan ve “bilinç incelemeleri” yapacak bir lisansüstü enstitünün kurulmasına da öncülük ediyor.
Bazıları, Goswami’nin kendi alanında bir öncü olduğunu düşünmekte. Maddesel gerçekçiliğe diz çöktürüp tüm bilgi alanlarını tek bir birleşik düşünce sistemi halinde birleştirmeye kalkışan Goswami, ruhun ilk sırayı aldığı bütüncül bir dünya görüşünün yolunu açmayı umuyor. Aslında, bilebildiğimiz kadarıyla, Goswami yeni çağ düşünürleri arasında popüler olan rölativiteciliğe karşı net bir duruş sergileyen tek yeni paradigma bilimcisi. İnsani değerlerdeki çürümenin ve manaya dair algılamalardaki aşınmanın salgın denilecek ölçülere vardığı günümüzde, bundan daha önemli olabilecek şeyi hayal etmek bile zor.
Yine de yapar göründüğü tüm bu önemli ve değerli çalışmalara rağmen, Goswami’nin yaklaşımının oluşturmayı umduğu türden bir dönüşüme yol açıp açmayacağına ilişkin ciddi kaygılarımız var. Huston Smith ve E. F. Schumacher gibi düşünürler, kendi alanlarının sınırlarını yaşamın ruhsal boyutunu içerecek veya açıklayacak kadar genişletebileceklerine inanan bilimcilerin bir tür küstahlık veya en iyi deyimiyle, bir saflık yaptıklarını düşünmekteler.
Onlar gibi eleştirmenler, ruhsal olanın bilimsel açıdan doğrulanması girişiminin ta kendisinin kökünü kazımaya niyetlendiği aynı maddeci dürtülerin bir ürünü olduğunu ve bu nedenle, nihayetinde ruh, Tanrı ve aşkınlık gibi kavramları bilimsel hayranlığın sıradan nesnelerine indirgemeye yarayacaklarını öne sürmekteler.
Bilim, yaşamın aşkın boyutunun gerçekliğini kanıtlamaya muktedir midir? Yoksa bilim, kendi alanının yapısında var olan sınırları teslim ederek, insan ırkının ruhsal potansiyeline daha mı iyi hizmet ederdi? Aşağıda yer alan söyleşi, bizi bu sorularla yüzleştirmektedir.
SÖYLEŞİ
WIE (What is Enlightment Dergisi): Kendini Bilen Evren adlı kitabınızda, bir düşünce sistemi değişimine duyulan ihtiyaçlar söz ediyorsunuz. Bu değişimi nasıl açıkladığınız hakkında bir şeyler söyleyebilir misiniz? Neyden neye değişim bu?
Amit Goswami: Mevcut dünya görüşü her şeyin maddeden oluştuğunu ve her şeyin maddenin temel parçacıklarına, maddenin yapı taşlarına indirgenebileceğine ilişkindir. Ve sebep, bu basit yapı taşlarının veya temel parçacıkların etkileşmelerinden ortaya çıkar: temel parçacıklar atomları, atomlar molekülleri, moleküller hücreleri ve hücreler beyni oluşturur. Ama tümünde, nihai sebep hep temel parçacıklar arasındaki etkileşimlerdir. Buna inanılır; tüm sebepler temel parçacıklardan başlayarak hareket eder. Bu, “yukarı nedensellik” dediğimi şeydir. Demek ki bu görüşe göre, insanların –sizin ve benim- hür irade olarak düşündüğümüz şey aslında mevcut değildir. Bu yalnızca bir epifenomen veya ikincil fenomendir, yani maddenin nedensel gücüne göre ikincildir. Ve madde üstüne uygulabilir gibi göründüğümüz herhangi bir nedensel güç yalnızca bir yanılsamadır. Mevcut düşünce sistemi budur.
Şimdi, buna karşıt olan görüş ise her şeyin şuurla başladığıdır. Yani, şuur tüm mevcudatın temelidir. Bu görüşte, şuur “aşağı nedensellik” dayatır. Başka bir deyişle, özgür irademiz gerçektir. Dünyada eylemde bulunduğumuzda, bu nedensel güçle eylemde bulunmaktayızdır. Bu görüş maddenin de nedensel güce sahip olduğunu yadsımaz; temel parçacıklardan yukarıya doğru nedensel güç olduğunu, böylece yukarı nedenselliği yadsımaz ama buna ek olarak, ayrıca bir aşağı nedenselliğin var olduğunda ısrar eder. Bu nedensellik bizim yaratıcılığımızda ve özgür iradeye dayalı eylemlerimizde veya biz ahlaki kararlar aldığımızda görülmektedir. Böyle anlarda bizler aslında şuur tarafından dayatılan aşağı nedenselliğe tanık olmaktayız.
WIE: Kitabınızda, bu yeni düşünce sistemine “monistik idealizm” demektesiniz. Ve ayrıca, bilimin artık tarih boyunca pek çok mistik tarafından anlatılan şeyleri doğrular göründüğünden de söz ediyorsunuz; bilimin mevcut bulgularının ebedi ruhsal öğretinin özüyle koşut göründüğünden.
AG: Bu ruhsal öğretidir. Yalnızca koşut değildir yani. Şuurun tüm varlığun temeli olduğu fikri, monistik idealizm için olduğu kadar tüm ruhsal geleneklerin de temelidir, sadece ben buna biraz yeni bir isim verdim. Bu ismi seçme nedenim, Batı’da yalnızca maddenin gerçek olduğu görüşünü savunan “maddeci gerçekçilik” denilen felsefeye karşıt, “idealizm” denilen bir felsefenin olmasıdır. İdealizm, “hayır” der, “tek gerçek şey şuurdur.” Ama Batı’da bu tür bir idealizm genelde, aslında “düalizm” olan, yani “şuur ve madde ayrı şeylerdir” diyen bir ikilik anlamına gelmektedir.
Dolayısıyla, monistik idealizm diyerek, Batı’nın düalistik olan idealizmini değil, yine Batı’da olan ama yalnızca ezoterik ruhsal geleneklerde yer alan monistik idealizmi kastettiğimi netleştirdim. Oysa bu, Doğu’da genelgeçer felsefedir. Budizm’de veya orada Vedanta olarak adlandırılan Hinduizm’de veya Taoculukta bu herkesin felsefesidir. Ama Batı’da bu çok ezoterik bir gelenektir, gerçekliğin doğasına gerçekten derinden dalmış olan çok az sayıda insan, filozof tarafından benimsenmiştir ancak.
WIE: Yaşamın ruhsal boyutunun varlığına dair herhangi bir şeyi varsaymayan modern bilimin, tamamen farklı bir açıdan hareket edip bir biçimde bir çember çizdiğini ve kendi keşiflerinin bir sonucu olarak, bu görüşle uyum içinde olduğunu gördüğünü söylüyorsunuz.
AG: Evet, aynen. Ve bu hiç de beklenmedik bir şey değil. 1900’lerde başlayan ve 1925’te kuantum mekaniği denklemleri keşfedildiğinde tam şeklini alan kuantum fiziğin başlangıcından itibaren, kuantum fiziği dünya görüşünün değişebileceğinin işaretlerini vermişti bize. Katı materyalist fizikçiler klasik dünya görüşü ile kuantum dünya görüşünü karşılaştırmayı sevdiler. Şüphesiz, yalnızca yukarı nedenselliğin var olduğu ve maddenin üstün olduğu fikrini terk edecek kadar ileri gitmediler ama gerçek şu ki, kuantum fiziğinde büyük bir düşünce sistemi değiştirme potansiyeli olduğunu gördüler. Ve sonra, 1982’den itibaren, fizik laboratuvarlarındaki deneylerin sonuçları alınmaya başlandı. O yıl, Fransa’da Alain Aspect ve meslektaşları, sonuç olarak ruhsal kavramların kesinliğini ve özellikle de aşkınlık fikrini belirleyen büyük bir deney gerçekleştirdiler. Aspect’nin deneyinin ayrıntılarına gireyim mi biraz?
WIE: Evet, lütfen.
AG: Biraz tarihçesinden söz edeyim önce; bir kaç yıldır kuantum fiziğinde yapılmakta olanlar gerçekliğin maddesel olanından başka düzeyleri de olduğunun işaretlerini vermeye başlamıştı. Bunun oluşumu, kuantum nesnelere –kuantum fiziğindeki nesnelere- olasılık dalgaları olarak bakılmaya başlanmasına dayanır. Şimdi, ilk başta insanlar “Eh, aynen normal dalgalar gibiler.” diye düşündüler. Ama kısa süre sonra anlaşıldı ki, bunlar uzay ve zamandaki dalgalar değiller. Bunlara, uzay ve zamandaki dalgalar denilemez çünkü olağan dalgalarınkilerle hiç uyuşmayan özelliklere sahipler. Böylece, bunlar potansiyel halindeki dalgalar, olasılık dalgaları olarak kabul edilmeye başlandı ve potansiyelin de aşkın, bir biçimde maddenin ötesinde olduğu teslim edildi.
Ama gerçek şu ki, aşkın potansiyelin ne olduğu uzun süre boyunca pek net değildi. Derken, Aspect’nin deneyi bunun yalnızca bir teori olmadığını, gerçekten de aşkın potansiyelin var olduğunu, nesnelerin gerçekten de zaman ve uzam dışında bağlantılara sahip olduklarını doğruladı. Uzam ve zaman dışında! Bu deneyde olan da şudur: bir atom, foton adı verilen ve zıt yönde hareket eden iki ışık kuantı yayar ve bu fotonlar birbirlerinin davranışını, uzam içinde herhangi bir sinyal alışverişi olmaksızın etkilerler. Şuna dikkat ediniz: uzamda herhangi bir sinyal alışverişi yapmadan ama birbirlerini anında etkileyerek. Anında.
Şimdi, Einstein, her şey maksimum bir hız sınırında hareket etmesi gerektiğinen ve bu hız sınırı da ışık hızı olduğundan dolayı uzamda ve zamanda iki nesnenin birbirlerini asla etkileyemeyeceğini çok uzun süre önce göstermişti. Dolayısıyla, herhangi bir tesir, tabi eğer uzamda yol alıyorsa, sınırlı bir zaman boyunca yol alabilirdi. Buna “yerellik” fikri denilmektedir. Her bir sinyal, uzamda yol almak için sınırlı bir zamana gereksindiği içindir ki, bu anlamda “yerel” kabul edilir. Ama buna rağmen, Aspect’nin fotonları, yani Aspect’nin deneyindeki atom tarafından yayılan fotonlar birbirlerini uzaktan ve sinyal alışverişi olmaksızın etkilerler çünkü bunu anında, yani ışık hızından daha hızlı yapmaktadılar. Dolayısıyla da, tesirin uzam içinde yol almadığı sonucu çıkar. Bunun yerine, söz konusu tesir, gerçekliğin aşkın bölgesi olarak kabul etmemiz gereken bir gerçeklik bölgesine ait olmalıdır.
WIE: Bu çok şaşırtıcı. Fizikçilerin çoğu Aspect’nin deneyinin bu yorumuna katılmakta mıdır?
AG: Eh, fizikçiler bu deneyin bu yorumuna katılmak zorundalar. Şüphesiz pek çok kez, fizikçiler şöyle bir görüşe sarılacaktır: “Eh, tamam, deneyler. Ama parçacıklar arasındaki bu ilişki aslında önemli değil. Böyle yorumlanabilse bile, bu aşkın bölgenin sonuçlarından herhangi birine bakmamalıyız.” Başka bir deyişle, bunun etkisini azaltmaya ve hala, maddenin üstün olduğu fikrine tutunmaya çalışırlar. Ama bunun gayet açıkça kanıtlandığını kalben bilirler.
1984 veya 85’ti sanırım, Amerikan Fizik Derneği toplantısında bir sunum yaptığımda, bana anlatılana göre, bir fizikçi diğer bir fizikçiye “Aspect’nin deneyinden sonra, dünyaya dair gerçekten bir tuhaflık olduğuna inanmayan biri, beyinsizdir” demiş.
WIE: Öyleyse, başka bir kaç kişi tarafından da savunulan görüş açınıza göre, bunu gerçekten anlamak için kişinin aşkın boyut fikrini ortaya çıkartması gerektiği çok açık, diyorsunuz.
AG: Evet, öyle. Berkeley’deki California Üniversitesinde fizikçi olan Henry Stapp, 1977’de yazdığı makalelerden birinde, uzam ve zaman dışındaki şeylerin uzam ve zaman içindeki şeyleri etkilediğinin son derece açık olduğunu yazdığını söylemektedir. Kuantum nesnelerle uğraşırken, kuantum fiziği dünyasında meydana gelenin bu olduğuna dair hiç şüphe yok. Şimdi, tabi ki, meselenin özü, şaşırtıcı olan şey şu: Bizler zaten hep kuantum nesnelerle uğraşıyoruz çünkü kuantum fiziğin her nesnenin fiziği olduğu ortaya çıktı. İster mikro ister makro olsun, kuantum fiziği sahip olduğumuz tek fizik. Dolayısıyla, fotonlar, elektronlar, submikroskobik nesneler için daha barizmiş gibi görünmesine rağmen inancımız o ki, gerçekliğin tamamı, tezahür etmiş her şey, tüm madde aynı yasalarla yönetilmekte. Ve durum böyleyse, o zaman bu deney bize dünya görüşümüzü değiştirmemiz gerektiğini söylüyor, demektir çünkü bizler de kuantum nesneleriz.
WIE: Bunlar, pek çok insana ilham veren hayranlık uyandırıcı keşifler. Fizik ve mistisizm arasında bağlantı kurmaya girişen pek çok kitap yayınlandı zaten. Fritjof Capra’nın “Fiziğin Tao’su” ve Gary Zukav’ın “Dans Eden Wu Li Ustaları” gibi kitaplar pek çok insana ulaştı. Ancak siz kendi kitabınızda, tüm bunlara kendinize has bir katkıda bulunduğunuzu düşündüğünüz şeyin hala ele alınmadığından söz ediyorsunuz. Bu alanda yapılmış olanlardan farklı olarak ne yaptığınızı anlatır mısınız?
AG: Bunu sorduğunuza sevindim. Bunu netleştirmek lazım ve elimden geldiğince açıklamaya çalışacağım. “Fiziğin Tao’su” gibi ilk eserler bilim tarihi açısından çok önemlidir. Ancak bu ilk çalışmalar, insan varlığının ruhsal unsurunu desteklemelerine rağmen, yine de materyalist dünya görüşünü temel almaktadır. Başka bir deyişle, her şeyin maddeden oluştuğunu söyleyen maddesel gerçekçilerin görüşlerine meydan okumadılar. Bu görüşe, bu erken tarihli kitapların hiç birinde karşı çıkılmadı. Aslında, kitabım buna doğrudan karşı çıkan ve yine de bilimsel dilde ciddi ve özenli açıklamalar yapan ilk çalışmadır. Başka bir deyişle, şuurun varlığın temeli olduğu fikri, elbette ki psikolojide, ama yalnızca kişilikötesi psikolojide mevcuttu ama kişilikötesi psikoloji dışında kalan hiçbir bilimsel gelenek ve hiçbir bilimci bunu bu kadar net görmemekteydi. Bu fikri kuantum fiziği içinde görüp tanımak ve şuurun varlığın temeli olduğunu kabul edersek kuantum fiziğinin tüm ikilemlerinin çözümlenebileceğini anlamak bana kısmet oldu. İşte bu yüzden, bana özgü bir katkı diyorum ve şüphesiz bu, düşünce sistemi değiştirecek bir potansiyele sahiptir çünkü artık bilimi ve ruhsallığı gerçekten entegre edebiliriz. Şöyle diyelim, Capra ve Zukav’ın kitapları çok iyi olmalarına rağmen, temelde materyalist düşünce sistemine dayandıkları içindir ki düşünce sistemi değiştiren türden değillerdi ve ruhsallık ile bilim arasında herhangi gerçek bir uzlaşma da içermiyorlardı. Eğer her şey nihayetinde maddesel ise, nedensel tesir de maddeden kaynaklanmalıdır. Dolayısıyla, evet şuur kabul edilmiştir, ruhsallık kabul edilmiştir ama yalnızca bir nedensel epifenomen, ikincil bir fenomen olarak. Ve epifenomenal bir şuur çok iyi değildir. Yani, herhangi bir şey yapmamaktadır, demek istiyorum. İşte, bu kitaplar ruhsallığımızı teslim etmekle beraber, bu ruhsallık nihayetinde bir tür maddesel etkileşimden kaynaklanıyordu.
Ama bu, İsa’nın sözünü ettiği ruhsallık değildir. Doğulu mistiklerin coşkuyla anlattıkları ruhsallık değildir bu. Bir mistiğin tanıyıp da “Şimdi gerçekliğin ne olduğunu biliyorum ve bu, bir kişinin taşıyabileceği tüm mutsuzluğu alıp götürüyor. Bu sonsuz, bu neşe, bu şuur.” diyerek anlattığı ruhsallık değildir bu. Mistiklerin dile getirdiği bu türden coşkulu bir cümle, epifenomenal şuura dayanarak ifade edilemez. Böyle bir cümle ancak kişi, varlığın ta kendisinin temelini tanıdıysa, Var Olan Her Şey’i doğrudan idrak ettiyse sarf edilebilir. Şimdi, epifenomenal bir insan böyle bir idrake erişemezdi. Her Şey olduğunuzu idrak etmeniz hiç bir anlam ifade etmezdi. Bunu söylemek istiyorum. Dolayısıyla, bilim bu materyalist dünya görüşü temelinde durduğu sürece, ruhsal deneyimleri beyindeki kimyasallar açısından açıklayıp aralarında ne kadar koşutluk kurmaya uğraşanız da, aslında eski düşünce sisteminden vazgeçmiyorsunuz, demektir. Ancak bilimi, şuurun tüm varlığın temeli olduğuna ilişkin ruhsal fikre dayandırdığınızda, eski düşünce sisteminden vazgeçer ve ruhsallıkla tam olarak uzlaşırsınız. Kitabımda yaptığım da buydu ve bu sadece bir başlangıç. Ama bu durumu tanıyıp kabullenen başka kitaplar da var artık.
WIE: Öyleyse, fikirlerinizi destekleyen başkaları da var?
AG: Ortaya çıkıp aynı şeyi kabul etmeye başlayan, yani kuantum fiziğini açıklamak ve ayrıca bilimi gelecekte de geliştirebilmek için bu görüşün gidilecek doğru yol olduğunu söyleyen insanlar var. Başka bir deyişle, günümüz bilimi yalnızca kuantum paradokslarını sergilemekle kalmadı, bu paradoksal ve de parapsikoloji, paranormal ve hatta yaratıcılık gibi anormal fenomenleri açıklama konusunda gerçekten beceriksiz olduğunu da gösterdi. Algılama veya biyolojik evrim gibi geleneksel konular bile bu materyalist teorilerin açıklayamadıklarını açıklayacak pek çok şeye sahip. Bir örnek vereyim, biyolojide “noktalı dengelenme” denilen bir teori var. Bunun anlamı, evrimin yalnızca yavaş olmakla kalmayıp, ayrıca “noktalama işaretleri” denilen hızlı evrimleşme dönemleri de içerdiğidir. Ama geleneksel biyoloji bunu açıklayamıyor. Oysa bizler bilimi şuuru, şuurun asıllığını temel alarak yapsak bu fenomende yaratıcılığı, şuurun gerçek yaratıcılığını görebiliriz. Başka bir deyişle, şuurun biyolojide bile, hatta türlerin evrimleşmesinde bile yaratıcı olarak iş görmekte olduğunu gerçekten görebiliriz. Ve böylece, geleneksel biyolojinin açıklayamadığı bu boşlukları dünyanın yaratıcısının şuuru gibi esasen ruhsal olan fikirlerle doldurabiliriz artık.
WIE: Ve bu da akla, kitabınızın “Şuur Maddesel Dünyayı Nasıl Yaratmaktadır” şeklindeki alt başlığını getiriyor. Bunun hayli radikal bir fikir olduğu açık. Sizce bunun gerçekten nasıl meydana geldiğini biraz daha açıklayabilir misiniz?
AG: Aslında, açıklamak en kolay yanı çünkü kuantum fiziğinde, daha önce de söylediğim gibi, nesneler onları görmeye alıştığımız gibi kesin şeyler olarak görülmezler. Newton bize nesnelerin kesin şeyler olduklarını, her zaman görülebildiklerini, belirli hatlar üzerinde hareket ettiklerini öğretmişti. Kuantum fiziği nesneleri hiç de böyle tarif etmez. Kuantum fiziğinde, nesneler olasılıklardır, olasılık dalgalarıdır. Tamam mı? Öyleyse, onları olasılıktan gerçekliğe çeviren nedir, sorusu ortaya çıkar. Çünkü bizler gördüğümüzde, yalnızca gerçek olayları görürüz. Bu, bizden başlar. Bir iskemle gördüğünüzde, gerçek bir iskemle görürsünüz, olası bir iskemle görmezsiniz.
WIE: Doğru. Umarım öyledir.
AG: Hepimiz öyle olduğunu umuyoruz. Şimdi, buna “kuantum ölçüm paradoksu” denilir. Paradokstur çünkü biz kimiz ki bu dönüştürmeyi yapalım? Çünkü, ne de olsa, materyalist düşünce sisteminde bizim herhangi bir nedensel tesirimiz yoktur. Atomlardan ve temel parçacıklardan yapılma bir beyinden ibaretiz. Öyleyse, nasıl olur da atomlardan ve temel parçacıklardan yapılma bir beyin, kendisi de bir olasılık dalgasıyken, bir olasılık dalgasını çevirebilir? Kendisi atomlar ve temel parçacıkların olasılık dalgalarından yapılmadır, öyleyse kendi olasılık dalgasını gerçekliğe çeviremez. İşte buna paradoks denir. Şimdi, yeni görüşe göre, şuur tüm varlığın temelidir. Öyleyse, olasılığı gerçekliğe çeviren kimdir? Şuur çevirir çünkü şuur, kuantum fiziğine itaat etmez. Şuur maddeden yapılmamıştır. Şuur, aşkındır. Düşünce sistemi değiştiren görüşü, yani şuurun maddesel dünyayı yarattığının nasıl söylenebileceğini anlayabiliyor musunuz? Kuantum fiziğin maddesel dünyası yalnızca olasılıktır. Tezahür etmiş halde gördüğümüz şeyleri olasılığı gerçekliğe çevirme yoluyla yaratan, şuurdur. Başka bir deyişle, tezahür etmiş dünyayı şuur yaratır.
WIE: Doğrusu, kitabınızın alt başlığını gördüğümde, mecazen konuştuğunuzu düşünmüştüm. Ama kitabınızı okuduktan sonra, bunu ilk başta sandığımdan çok daha harfiyen kastetmiş olduğunuz hissine kapılmaya başladım. Kitabınızı okurken, beni en çok çarpan şeylerden biri de, sizin yorumlayışınıza göre, şuurlu, zeki bir varlığın ortaya çıkma olasılığı noktasına varana dek fiziksel evrenin tamamının yalnızca bir sayısızca evrimleşen olasılıklar aleminde mevcut olduğunu ve tam o noktada, bilinen tüm evrenin, şu ana dek uzanan on beş milyar yıllık tarih de dahil olmak üzere bir anda meydana çıktığı fikriydi. Gerçekten bunu mu kastediyorsunuz?
AG: Bunu tam anlamıyla kastediyorum. Kuantum fiziği de bunu talep ediyor. Aslında, kuantum fiziğinde buna “gecikmiş seçim” denilir. Ve bu kavrama, “kendine gönderme yapma” kavramını da ekledim. Gerçekte, gecikmiş seçim kavramı hayli eskidir. Çok ünlü bir fizikçi olan John Wheeler sayesinde ortaya çıkmıştır ama bence Wheeler, meselenin tamamını doğru biçimde görememişti. Kendine gönderme yapma kavramını dışarıda bırakmıştı. Hep şu soru ortaya atılır: “Evrenin on beş yıldır var olduğu varsayılıyor; şuurun olasılığı gerçekliğe çevirdiği kabul edilecek olursa, nasıl olur da even bu kadar uzun zamandır var olabilir?” çünkü evreni yaratmış olduğu varsayılan o ilksel ateş topunda, büyük patlamada hiçbir şuur, hiçbir zeki varlık, karbon temelli varlık, biyolojik varlık yoktu. Ama şeylere bu başka tarzda bakış açısı, kendine gönderme yapan kuantum ölçüm olana dek evrenin olasılık halinde kaldığını söyler, dolayısıyla bu yeni bir kavramdır. Olasılığı gerçekliğe tezahür ettiremek için bir gözlemcinin bakışı elzemdir, dolayısıyla ancak bir gözlemci baktığında, zaman da dahil olmak üzere tüm şey ancak o zaman tezahür eder. Öyleyse, bu açıdan bakıldığında, geçmiş zamanın tamamı da ilk zeki varlık baktığı anda tezahür etmiştir.
Bu fikrin çok zekice ve çok örtülü bir tarzda kozmoloji ve astronomi alanında, “antropik ilke” adı altında gizlenerek uzun zamandır mevcut olduğu ortaya çıktı. Yani, astronomlar –veya kozmologlar- arasında evrenin bir amacı olduğu fikrinin giderek güçlendiği ortaya çıktı. Evren öylesine ince ayarlıdır, öylesine çok tesadüf içermektedir ki, evrenin amaçlı bir şey yapıyor, sanki bir noktasında zeki bir varlığın ortaya çıkacağı şekilde gelişiyor göründüğü muhtemeldir.
WIE: Öyleyse, evrenin evrimleşme tarzında bir tür amaç olduğunu düşünüyorsunuz, yani bir anlamda, meyvesini bizde, insanlarda mı veriyor?
AG: Eh, insanlar evrenin son ürünü olmayabilir ama ilk ürünü oldukları kesindir çünkü o andan itibaren tezahür etmiş yaratıcılık, zeki varlığın kendisindeki yaratıcılık olasıdır. Hayvanlar da kesinlikle zekidir ama bizim olduğumuz anlamda yaratıcı değillerdir. Öyleyse, şimdilik insanlar bir son ürünmüş gibi görünmekte ama nihai zirve bu olmayabilir. Sanırım, daha alacak çok yolumuz var ve daha meydana gelecek çok evrimleşme var.
WIE: Kitabınızda, kozmosun bizim için yaratıldığını önerecek kadar ileri gidiyorsunuz.
AG: Kesinlikle. Ama zeki varlıkları kastediyorum, tüm zeki varlıklar için yaratıldığını. Ve evren biziz. Bu çok açık. Evren kendinin farkında, ama bizler aracılığıyla kendinin farkında. Evrenin anlamı biziz. Evrenin coğrafi merkezi değiliz –Kopernik bu konuda haklıydı- ama bizler, evrenin anlam merkeziyiz.
WIE: Evren anlamını bizler sayesinde mi buluyor?
AG: Zeki varlıklar aracılığıyla. Ve bunun, antroposentrik anlamda yalnızca dünyalılar olması da gerekmiyor. Başka gezegenlerde, başka yıldızlarda da varlıklar, zeki varlıklar olabilir –aslına bakarsınız, olduğuna eminim- ve bu da bu teoriyle tam olarak örtüşüyor.
WIE: Bu insan merkezli veya zeki varlık merkezli bakış açısı, ekolojiden feminizme ve sistemler teorisine dek modern ilerlemeci düşüncenin neredeyse tamamının aksi yönde gittiği günümüzde hayli radikal görünüyor. Bu bakış açıları daha çok karşılıklı bağlı olmaya veya karşılıklı ilişkide olmaya yönelikler; bütünün herhangi bir parçasının –ki buna insan türü gibi tek bir tür de dahildir- öneminin giderek daha az vurgulamaktalar. Sizin görüşünüz ise daha geleneksel, neredeyse kutsal kitapları andırır bir fikre geri dönüş gibi. Şu an hüküm süren “hiyerarşik-olmayan” düşünce sistemini savunanlara yanıt olarak neler söylemek istersiniz?
AG: Sözünü ettiğimiz ebedi felsefe, yani monistik idealizm ile panteizmin bir türü diyebileceğimiz şey arasında fark var. Yani, söz konusu bu görüşler –ki bunlara, tıpkı Ken Wilber gibi, “ekolojik dünya görüşleri” diyorum- aslında Tanrı’yı içkin gerçeklikle sınırlayarak Tanrı kavramına leke sürmektedirler. Dışarıdan bakıldığında, kulağa hoş gelmekteler çünkü her şey tanrısal hale geliyor; kayalar, ağaçlar, ta insanlara kadar ve her şey eşit, her şey ilahi. Tamam, kulağa hoş geliyor ama ruhsal öğretmenlerin bildiği şeye uymadığı da kesin. Bagavatgita’da Krişna, Arjuna’ya “Tüm bu şeyler bende ama ben onlarda değilim.” der. Neyi kastetmektedir? Kastettiği şudur: “Yalnızca onlarda değilim.”
Demek ki, evrim var, başka bir deyişle, tezahür etmiş gerçeklikte evrim var. Bunun anlamı, bir amipin de tıpkı bir insan gibi şuurun bir tezahürü olduğudur. Ama bu ikisi aynı aşamada değillerdir. Evrimsel açıdan, evet, bizler amiplerin ilerisindeyiz. Ve bu teoriler, bu ekolojik dünya görüşleri bunu görmüyorlar. Evrimin ne olduğunu doğru biçimde anlamıyorlar çünkü aşkın boyutu, yaratıcı oyunu görmezden gelmekteler. Ken Wilber “Seks, Ekoloji, Spiritüellik” adlı kitabında bu noktayı gayet güzel açıklıyor.
WIE: Öyleyse, resmin yalnızca bir parçasına sahip olduklarını ve sizin ortaya koyduğunuz bu diğer unsur olmadıkça, onların görüşünün çok-
AG: Sınırlı olduğunu söylüyorum. Panteizmin çok sınırlı olmasının da nedeni budur. Batılılar Hindistan’a gitmeye başladıklarında oranın panteist olduğunu düşündüler çünkü pek çok tanrısı vardı. Hint felsefesi Tanrı’yı doğada, pek çok şeyde görme eğilimdedir, bazen kayalara, o tür şeylere taparlar, dolayısıyla Hindistan’ın panteist olduğunu düşündüler ve ancak bir süre sonra bunda aşkın bir boyut olduğunu fark ettiler. Aslında, bu aşkın boyut Hint felsefesinde son derece gelişmiş haldeyken, Batı’da bu aşkın boyut Gnostikler gibi bir kaç ezoterik sistemin veya Meister Eckhart gibi birkaç büyük ustanın mağarasında gizlenmiş haldedir. İsa’nın öğretilerinde, Thomas İncilindeki haliyle onu görebilirsiniz. Ama Batı’da bunun bir izini bulmak için çok derinleri eşelemeniz gerekir. Hindistan’da ise Upanişadlar’da, Vedanta’da ve Bagavatgita’da son derece ortadadır. Şimdi, panteizm kulağa hoş gelir. Ama hikayenin yalnızca bir kısmıdır. İbadet etmenin, günlük yaşamınıza ruhsallığı sokmanın iyi bir yoludur çünkü ruhun her şeyde var olduğunu teslim etmek iyidir. Ama yalnızca çokluğu görürüz, her şeydeki Tanrı’yı görürüz ama belirli her şeyin ötesindeki Tanrı’yı görmeyiz, o zaman da kendi potansiyelimizi gerçekleştirmiyoruz, demektir. Ve demek ki, gerçekten de, Kendini-gerçekleştirme gerçekliğin bu panteist unsurunu görmeyi, ama ayrıca gerçekliğin aşkın unsurunu görmeyi de içermektedir.
WIE: Bir bilimci olmanızın yanı sıra, ruhsal uygulama da yapmaktasınız. Sizi ruhsallığa getiren şey hakkında konuşabilir misiniz biraz?
AG: Eh, korkarım pek sıradan, neredeyse klasik bir vakaydı benimki. İdeal klasik vaka, tabi ki, dünyada bunca ıstırap varken bir prens olmaktan zevk almanın zaman kaybı olduğunu yirmi dokuz yaşındayken fark eden Buda’nın ünlü vakasıdır. Benimki bu kadar kesin olmadı ama otuz yedi yaşıma geldiğimde dünyam yıkılmaya başladı. Araştırma fonumu kaybettim, boşandım ve çok yalnızdım. Ve fizik makaleleri yazmaktan aldığım profesyonel zevk, zevk olmaktan çıkmıştı. Bir gün bir konferansa gidip gün boyunca ortalıkta dolanıp herkesle tartıştığımı hatırlıyorum. Derken akşam oldu ve yalnız kaldım, öyle yalnız hissettim ki kendimi. Sonra midemin ekşidiğini fark ettim ve bir kutu dolusu antiasit içmeme rağmen bir türlü geçmedi. Istırap çekmeyi keşfettim, kelimenin tam anlamıyla keşfettim. Ve işte bu keşif beni ruhsallığa taşıdı çünkü başka bir şey düşünemez oldum. Başka türlü düşünemiyordum, oysa Tanrı kavramını terk edeli hayli zaman olmuştu ve uzun zamandır materyalist bir fizikçiydim. Aslında, çocukların küçükken bana “Ateist misin?” diye sorduklarında, “Hıh hıı.” demiştim, “Tanrı var mıdır?” diye sorduklarında ise “Hayır, ben Tanrı’ya inanmıyorum.” demiştim. Böyle bir şey söylemek benim için sıradan bir şeydi. Ama o dönemde, otuz yedi yaş civarında, Tanrı’nın mevcut olmadığı ve yaşamın anlamının yalnızca bir mesleğin beyin işleterek elde edilen zaferlerinden ibaret böyle bir dünya beni hiç doyurmuyor ve hiç mutluluk vermiyordu. Aslında, ıstırapla doluydu. Böylece meditasyona başladım. Mutluluk değilse bile, en azından bir rahatlama yolu var mıdır, görmek istedim. Ve sonunda büyük bir neşe çıktı ama bu zaman aldı. Ve şunu da belirtmeliyim, yeniden evlendim ve sevgi mücadelesi de çok önemli bir etkendi. Başka bir deyişle, ikinci kez evlendikten kısa bir süre sonra keşfettim ki sevgi, düşündüğümden çok farklıymış. Böylece, sevginin anlamını eşimle keşfettim ve bu da ruhsallığıma büyük bir katkı yaptı.
WIE: Bilimin hakikat arayışınızı tam olarak doyurmadığını hissetmenize rağmen yine de bir bilim adamı olarak kalmış olmanız ilginç.
AG: Doğru. Yalnızca bilim yapma tarzım değişti. Başıma gelen şeyin, bilim neşemi kaybetmemin nedeni onu profesyonel bir uyuşma yolu haline getirmemdi. Bilim yapma idealini, ki aslında keşif ruhudur, merakını, hakikati bilme ruhunu kaybetmiştim. Dolayısıyla, artık hakikati bilim aracılığıyla aramayı bırakmıştım, bu nedenle hakikati, gerçekliğin hakikatini yeniden arayacağım meditasyonu keşfetmem gerekiyordu. Zaten, gerçekliğin doğası nedir ki? Görüyorsunuz ya, ilk eğilim nihilizmdi: Hiç bir şey yok, tamemen umutsuzdum. Ama meditasyon kısa süre sonra gösterdi ki, hayır, durum o kadar da umutsuz değil. Bir deneyim yaşadım. Neydi bilmiyorum ama bir şey vardı. Böylece, bu yeni enerjiyle ve yeni yönelimle bilime geri dönüp, mesleki zafer amacıyla değil de gerçekten araştırmak amacıyla bilim yapıp yapamayacağımı görmek istedim.
WIE: Peki, hakikate dair bu yenilenmiş ilginiz, yaşamınızın bu ruhsal çekirdeği bilim uygulamanıza nasıl katkıda bulundu?
AG: Artık sırf makaleler yayınlamak ya da makale yayınlamanızı ve araştırma fonları almanızı sağlayan problemlerle uğraşmak için bilim yapmaz oldum. Bunun yerinde, gerçekten önemli problemlerle uğraşıyordum. Ve günümüzün gerçekten önemli problemleri çok anormal ve paradoksaldır. Tabi ki, geleneksel bilimciler önemli problemlerle uğraşmıyorlardı demek istemiyorum, onlar da bir kaç önemli problemle uğraşmaktalar. Ama beni gerçeklikle ilgili sorulara götüreceğini sezdiğim problemlerden birinin kuantum ölçüm problemi olduğunu kısa sürede keşfettim.
Görüyorsunuz ya, kuantum ölçüm problemi insanları herhangi bir mesleki başarıdan sonsuza dek uzaklaştıran bir problem olarak görülmekteydi çünkü çok güç bir problemdir. İnsanlar onlarca yıldan beri uğraşmış ama çözmeyi başaramamıştı. Ama ben “Kaybedecek bir şeyim yok ve yalnızca hakikati araştıracağım, niçin buna bir bakmayayım ki?” diye düşündüm. Kuantum fiziği çok iyi bildiğim bir şeydi. Hayatım boyunca kuantum fiziğini araştırmıştım, kuantum ölçümü problemiyle niçin uğraşmayacaktım ki? Böylece, şu soruyu sorma aşamasına geldim: “Olasılığı gerçekliğe çeviren etken nedir?” Ve bu soru 1975’ten 1985’e kadar beni uğraştırdı, ta ki mistik bir açılım aracılığıyla onun ne olduğunu fark edene dek.
WIE: Bu açılımı biraz tarif eder miydiniz?
AG: Evet, çok isterim. Zihnimde hala öyle canlı ki. Biliyorsunuz, o günlerin bilgeliği –ve o sıralarda yayınlanan “Fiziğin Tao’su”, “Dans Eden Wu Li Ustaları” veya Fred Alan Wolf’un “Kuantum Sıçraması Yapmak” adlı kitabı ve daha pek çoğundaki bilgelik- şuurun, beyinden ortaya çıkan bir fenomen olması gerektiğine ilişkindi. Ve haklarını teslim edelim, bu isimlerden bazıları şuura nedensel tesir atfetmelerine rağmen hiç biri bunun nasıl olduğunu açıklayamıyordu. Gizem buydu çünkü ne de olsa, eğer bu beyinden kaynaklanan bir fenomense, bu durumda nedensel tesirliliğin tamamı nihayetinde maddesel temel parçacıklardan kaynaklanıyor olmalıydı. Ve bu da bana bir bilmece gibi geliyordu. Herkes için bir bilmeceydi. Ve bunu çözmenin yolunu bir türlü bulamıyordum. David Bohm saklı değişkenlerden söz ediyordu, böylece onun açık düzen ve saklı düzen fikirlerini inceledim bir süre; ama tatmin etmedi çünkü Bohm’un teorisinde, yine, şuura atfedilmiş hiçbir nedensel tesirlilik yoktu. Tamamen realist bir teoridir. Başka bir deyişle, her şeyin matematik denklemler aracılığıyla açıklanabildiği bir teoridir. Ya da şöyle diyeyim; gerçeklikte hiç bir hür irade yoktur. İşte böylece uğraşıp çabalıyordum çünkü gerçek bir seçme özgürlüğü olduğuna ikna olmuştum.
Derken, bir ara eşimle California/Ventura’ya gittik –ve bu ruhsal açılım da orada meydana geldi-, Los Angeles’tan gelen mistik arkadaşımız Joel Morwood da bize katıldı ve birlikte, Krishnamurti’nin bir konuşmasını dinlemeye gittik. Ve Krishnamurti, tabi ki, son derece etkileyici, çok büyük bir mistik. Onu dinledik, sonra eve döndük. Yemek yerken konuşuyorduk ve Joel’e, şuura dair kuantum teorisiyle ilgili en son fikirlerimi gösterişle anlatmaktaydım ki, Joel bana “Şuur açıklanabilir mi?” diye sordu. Sorudan kaçınmak için başka pek çok şey anlattım ama beni dinlemedi, “Bilimcilere özgü at gözlükleri takıyorsun. Şuurun tüm varlığın temeli olduğunu fark etmiyorsun.” dedi. Tam olarak bu sözleri kullanmadı da, “Tanrı’dan başka bir şey yoktur.” gibi bir şeyler söyledi. Ve benim içimde tam olarak açıklayamadığım bir şey hopladı. Tam o anda yaşadığım şey nihai idrakti. Psişem tam bir takla attı ve şuurun, var olan her şeyin temeli olduğunu fark ettim.
O gece sabaha kadar bahçede oturup gökyüzüne baktığımı ve dünyanın ne olduğuna, dünyanın işleyiş tarzının, gerçekliğin işleyiş tarzının bu olduğuna dair gerçek mistik bir hisle kişinin bunun bilimini yapabileceğini düşündüğümü hatırlıyorum. Anlyorsunuz ya, o sıralarda –David Bohm gibi insanlar arasında bile- hakim olan fikir, “Gerçekliğin ve maddeselin ve tüm bunların olmadığını varsaymadan nasıl bilim yapılabilir ki? Şuurun ‘keyfi’ şeyler yapmasına izin verirsen nasıl bilim yapabilirsin ki?” şeklindeydi. Ama ben, bu temelde bilim yapılabileceğine tamamen ikna olmuştum; o zamandan beridir de en ufak bir şüphem bile olmadı. Sadece bu da değil, günümüz biliminin problemlerini de çözebilirsiniz. Ve olmakta olan da budur. Tabi ki, bütün problemler o gece çözülmediler. O gece, yeni bir tarzda bilim yapmanın başlangıcıydı.
WIE: Çok ilginç. Demek ki, o gece sizin yaklaşımınızdaki bir şey tamamen değişti. Ve sonrasında her şey farklı oldu, öyle mi?
AG: Her şey farklıydı.
WIE: Bu bağlamda bilim yapmanın ne anlama geleceğini, daha derinlere nüfuz edebileceğinizi veya kendi bilimsel düşünüşünüzün bu deneyim sayesinde bir biçime dönüştüğüne dair ayrıntıları o sırada mı fark ettiniz?
AG: Doğru. Kesinlikle. Olan şey çok ilginçti. Dediğim gibi, öncesinde “Şuur nedensel tesirliliğe nasıl sahip olur?” fikrine takılmıştım. Ve şimdi, şuurun tüm varlığın temeli olduğunu fark ettiğimde, aylar içinde kuantum ölçüm teorisinin tüm problemleri, ölçüm paradokslarının hepsi eriyip gitti. 1989’da yayınlanan ilk makalemi yazdım ama bu yalnızca fikirlerin daha geliştirilmesinden, ayrıntıları ortaya koymaktan ibaretti. Asıl fikir, 1985 yılındaki o gece ardında yeni bir rüzgar takan yaratıcılık fikri hakkındaydı ve onun kendini tam olarak ifade etmesi bir üç yıl daha aldı. Ama o zamandan beri fikir üstüne fikir doğdu ve pek çok problem çözüldü; bilişim problemi, algılama problemi, biyolojik evrim problemi, zihin-beden şifası problemi. En son kitabımın adı “Ruhun Fiziği”. Bu tam olarak işlenmiş bir reenkarnasyon teorisi. Yaratıcılıkla harikulade bir macera oldu.
WIE: Öyleyse, sizin durumunuzda, ruhsallıkla ilgilenmek bilim yapma beceriniz üstünde önemli bir etki yapmış görünüyor. Dürbünün diğer ucundan bakarak söylerseniz, bir bilimci olmanız ruhsal evriminizi nasıl etkiledi?
AG: Eh, onları ayrı görmekten vaz geçtim ve böylece ruhsal ve bilimsel olanın bu kimliği, bu bütünlüğü, bu entegrasyonu benim için çok önemli oldu. Mistikler insanları “Bak, hayatını şuna ve buna bölmeyesin.” diye uyarırlar hep. Bu bana çok doğal geldi çünkü ruhu keşfettiğimde bilim yapmanın yeni bir yolunu da keşfettim. Ruh, varlığımun doğal temeliydi ve bunun ardından, ne yaparsam yapayım, onları birbirinden pek ayırmaz oldum.
WIE: Bilim yapma dürtünüzde bir değişimden, sizi motive eden şeyin belirli bir noktada yön değiştirdiğinden söz ettiniz. Dergimizin bu sayısını hazırlarken üstünde durduğumuz konulardan biri de buydu: Bilimi motive eden şey gerçekte nedir? Ve ruhsal arayışı motive eden şeyden ne açılardan farklıdır? Özellikle bazı insanlar, söz ettiğimiz E. F. Schumacher veya Huston Smith gibi düşünürler örneğin, Descartes’ın ve Newton’un fikirlerinin hakim olmasıyla birlikte bilimsel devrim başladığından bu yana bilimin yaklaşımının tamamının doğayı veya dünyayı kontrol etmeye çabaladığını düşünmekteler. Söz konusu eleştirmenler bilimin en derin hakikatleri keşfetmek için gerçek bir araç olup olamayacağını sorguluyorlar çünkü bilimin, yanlış nedenlerle bilme arzusundan kaynaklandığını düşünmekteler. Siz de bilim dünyasının tamamen içindesiniz, pek çok bilimciyi tanıyor, pek çok konferanslara katılıyorsunu, etrafınız bilimle ilgili şeylerle çevrili ve belki siz de kendinizde bu motivasyonla uğraşmaktasınız. Bununla ilgili deneyiminizden söz eder miydiniz?
AG: Evet, bu çok ama çok iyi bir soru; bunu çok derinden anlamamız gerekiyor. Mesele şu ki, bu arayışta, daha önce sözünü ettiğimiz “Fiziğin Tao’su” ve “Dans Eden Wu Li Ustaları” gibi kitaplar da dahil olmak üzere bilimin bu özel arayışında, bu materyalist dünya görüşü içinde ruhsallık kabul edilmiş olsa bile, Tanrı yalnızca tanrısallığın içkin unsuru olarak görülmektedir. Bu, şu anlama gelir: Tek bir gerçeklik vardır, demişsinizdir. Yalnızca tek bir gerçekliğin –maddesel gerçekliğin- olduğunu söylediğinizde, maddeyi ruhsallıkla doldursanız bile yine de hala tek bir düzeyle ilgilenmektesiniz ve aşkın düzeyi görmezden geliyorsunuz, demektir. Dolayısıyla da madalyonun yalnızca bir yüzüne bakıp, diğer yüzünü ihmal etmektesinizdir. Ken Wilber bu noktayı çok ama çok iyi açıklar. Öyleyse, yapılması gereken şey, tabi ki, diğer yüzü de bilime dahil etmektir ve bu yapıldığında, bilimin kara lekesi de yok olacaktır. Şimdi, kendi çalışmam öncesinde, bu dahil etme işinin çok örtülü bir şekilde yapılmış olduğunu sanıyorum. Teilhard de Chardin, Aurobindo veya Teozofi Hareketinin kurucusu olan Madam Blavatsky gibi kişiler böyle bir bilimin gelebileceğini görmüşlerdi ama pek azı bunu gerçekten gördü.
Dolayısıyla, benim yaptığım şey yüzyılın başlarında ortaya çıkmış bu vizyonlara gerçeklik kazandırmak oldu. Ve bunu yaptığınızda, bilimin şuurun asliliğini temel alabileceğini gördüğünüzde artık bu kusur ortadan kalkar. Başka bir deyişle, bilimin yalnızca ayrım olduğuna ilişkin kara leke silinir. Materyalist bilim ayrımcı bir bilimdir. Oysa yeni bilim dünyanın maddesel yanının var olduğunu, ayrımcı hareketin de gerçekliğin bir parçası olduğunu ama yalnızca bir parçası olduğunu söylemektedir. Ayrım vardır ve sonra bütünleşme vardır. “Kendini Bilen Evren” adlı kitabımda bilimsel çabanın tamamını kahramanın yolculuğu olarak tanımlamamın nedeni de budur. Dört yüz yıl kadar önce Galileo, Kopernik, Newton ve diğerleriyle birlikte ayrımcılık yelkenini açıp ayrım hedefli ayrı bir yolculuğa koyulduk, demiştim ama bu, kahramanın yolculuğunun yalnızca ilk kısmıdır. Derken kahraman keşfeder ve geri döner. Bu yeni düşünce sistemi aracılığıyla tanık olduğumuz şey de kahramanın geri dönüş yolculuğudur.
Kaynak: EnlightenNext Magazine
.jpg)


Yorumlar