 |
|
 |
|
|
| |
Ergün Arıkdal - Üstat Bedri Ruhselman Üzerine
“Büyük üstat Ruhselman’la olan hatıralarımın adedi çok azdır çünkü ben derneğe geldiğim zaman 1957 yıllarının sonuydu. Kendisi 1955-1956 yılları arasında, evinde özel çalışmalarını devam ettirebilmek için dernekten istifa edip ayrılmıştı. Dolayısıyla dernekte kendisini görmem mümkün olmadı. Fakat diğer arkadaşlarla beraber yapmış olduğumuz etkinlikler sonucunda kendisine ulaştırılan bilgiler Bedri Bey’in çok hoşuna gitmiş olmalı ki, bizlerle görüşmek istedi. Ve bir gün aşağı yukarı 6-7 kişi hep beraber, onun Harbiye, Çayır Sokaktaki evine gittik. Ev gayet mütevazıydı; evde küçük bir salon, onun yanında bir oda, küçük bir mutfak, yan tarafta bir gardrop ve seyyar bir yatak vardı. Salonu kitaplarla doluydu. Çalışma masasının üzerine gelen kısmın tavanında, iplerle ucu duvardan duvara tutturulmuş beyaz bir bez geriliydi. Bu bez, kömür ve odun sobası beraber yandığı için oluşan bazı ufak odun-kömür kurumlarının kendisinin üzerine dökülmesine engel oluyordu yani bir koruyucu vazifesi görüyordu. Bizimle 5-10 dakika kadar konuştu, hal hatır sordu, isimlerimizi sordu. Sonra, bizler için bir konuşma hazırladığını söyledi. Teybi dinlediğimiz müddet boyunca kendisi tam karşımda oturuyordu, diğer yanda da tanıdığımız arkadaşlarımız vardı. Mesela Erol Sevil vardı, Refet Kayserilioğlu vardı, Enver Ölçerman bey ve benim gibi yeni gelmiş olan Suat Tahsuğ vardı. Birkaç kişiydik; zaten içerisi daha fazlasını almazdı. Ancak bizi alabilecek kadar küçük bir yerdi. O dinlediğim banttan aklımda hiçbir şey kalmadı ama o sırada hiç unutamayacağım bir fenomen yaşadım. Önce, Üstadın bulunduğu nokta aydınlanmaya başladı. Ben bunu çıplak gözle görüyordum. Fakat bu aydınlanma öyle bildiğimiz beyaz renkte değildi. Çok enteresan, çok tatlı bir eflatun ile pembenin karışımı bir renkti ve küresel bir şekilde giderek genişliyordu. Ben, ‘Acaba, çok aşırı bir konsantrasyon içerisinde bulunduğum için görme halüsinasyonuna mı uğruyorum?’ diye kendimi devamlı olarak ikaz ediyordum. Hatta bir elimle de mütemadiyen öbür elimin parmaklarının sıkıyor, kendi elime çimdikler atıyordum; dalgınlık ya da rölaksan bir durumdan yararlanılmış olmasın, diye uyarmalar meydana getiriyordum. Halbuki yaşadığımın bunlarla hiç alakası yoktu. Gözlerimi kapıyordum, açıyordum fakat yine aynı şekilde, giderek büyüyen ışıklı küreyi görüyordum. Nihayet artık mücadeleden yoruldum ve sadece seyretmeye başladım. Küre giderek büyüdü, büyüdü, bütün odayı kapladı. Bütün bir oda eflatunla açık pembe arası fevkalade tatlı bir renk içerisinde kayboldu. Sadece Bedri Bey’i ve sesini işitiyordum, etrafta başka hiçbir şey yoktu. O ışık küresi, o konuşma esnasında mütemadiyen durdu. Konuşma bittikten sonra aniden bu renk küresinin ortadan kaybolduğunu gördüm. İlk karşılaşmamızda yaşadığım bu fenomeni ben o zamanki bilgi ve tecrübeme göre fazla derin bir şekilde yorumlayamamıştım. Bu fenomeni iyice açıklayabilecek bir bilgiye sahip değildim. Üstatla bir başka görüşmemiz, daha doğrusu yakınlaşmamız, Eminönü öğrenci lokalindeyken gerçekleşti. Üstat, Eminönü öğrenci lokalinde Adana, Ceyhan ve o yörenin diğer şehirlerinde meydana gelen sellerle ilgili olarak insanları bilgilendirmek istiyordu ve bu amaçla bir toplantı tertiplendi. Bu toplantıda kendisine bu olayların ihbarını yapan medyom Mehmet Fahri Öğretici eşlik ediyordu. Mehmet Fahri’yle daha sonra yaptığım görüşmeden öğrendiğime göre, kendisi kesinlikle kürsüye çıktığını hatırlamıyordu. Yani Mehmet Fahri trans halindeyken, gözleri açık bir vaziyette kürsüye çıkarak bir tebliğ vermişti. Gerçekten de çok güzel bir tebliğdi. Biz o gün o konuşmayı güzel bir konuşma olarak kabul etmiştik çünkü hiç birimiz Mehmet Fahri’nin trans halinde olduğunu bilmiyorduk. « Geri İleri »
|
|
 |
|